Senin Hikayen
21 AÄŸu
masanın üzerinde çalan saatin sesine daha fazla katlanamadı, el yordamıyla bulduğu saatin zilini kapattı.
kendisini bitik ve yorgun hissediyordu, yatağında tembel, tembel gerindi, işe gitmek istemiyordu. kaç zamandır bir değişiklik olsun istiyordu hayatında, hep aynı insanları görmek, aynı sokaklar, eşyalar, etrafındaki her şey artık dayanılmaz bir sıkıntı veriyordu.
İçindeki boşluk hiçbir şey doldurmuyordu, hâlbuki birkaç ay öncesine kadar ne kadar dolu, dolu heyecanlı bir insandı. bu birkaç ayda olanlara kendi bile inanamıyordu.
radyoda çalan müzik dikkatini çekti,
‘‘ gökyüzüm sen ol bir tanem,
güneş tenimde batsın,
bırakıp gidersem seni,
yağmurlar canımı alsın’’
sonbahar yağmurları başlayalı havada daha bir kasvet, daha bir sıkıcılık vardı.
adımlarını sıklaştırdı, eteği yüzünden adımlarını küçük, küçük atıyordu. ceylanın sekmesi kadar güzel yürüdüğünden her salındığında ince beline inat aşağılara inildiğinde balıketli sayılabilecek kalçaları kadınsı hatlarını daha belirginleştirdiğinden gelip geçenler bakmadan edemezdi.
oysa son zamanlarda salmıştı kendini, içinden isyan ederek ağır adımlarla yürürken acı bir fren sesi duydu, sesin geldiği yöne başını çevirmesine zaman kalmadan sol tarafında bir acı hissetti, zaten yorgun olan bedeni daha fazla dayanmadı, kanadı kırık bir kuş gibi duvarın dibine yığıldı, kaldı. İçinden isyan ediyor, gözyaşları gecenin karanlığına inat inci taneleri gibi yanaklarından süzülerek toprağa düşüyordu.
bir süre öylece kaldı, sonra yanına yaklaşan birini fark etti. sokak lambasının ışığı yüzüne yansıdığından yüzünü göremedi.
-afedersiniz bu saatte buralar pek emin deÄŸildir,bir yardıma ihtiyacınız var mı…?
-yok… dedi yardıma ihtiyacım yok. yerinden kalkmak istedi, olmadı. başının döndüğünü hissetti, midesinde garip bir sancı, kulaklarında amansız bir uğultu ile yığılıp kaldı
21 AÄŸu
bir hastane odası iki yatak ve hayatla olum arasındakı çizgide yaşamdan yana kalmaya çalışan iki kalp hastası.yataklardan biri pencere önünde diğeri duvar dibinde.pencere önündeki sabahtan akşama kadar pencereden dışarı bakıp seyrettiklerini duvar dibinde birşey görmeden ,aynı kaderi paylaşan birşey görmeyen hasta arkadaşına anlatıyor!
-bugün deniz dünden daha durgun.rüzgar hafif esiyor olmalı.beyaz yelkenliler denizde belli belirsiz ilerliyorlar kuğu gibi süzülüyorlar.
-park mı?ha,park henüz tenha.salıncakların ikisi dolu ikisi boş.geçen haftaki sevgililer yine geldiler.elleri birlerinden hiç ayrılmıyor.Şimdi erkek kızın saçlarını okşuyor,ne kadar birbirlerine yakışıyorlar.
-erguvanlar bugün çıldırmış öyle bir çiçek açmışlar ki etraf mora boyanmış.erikler desen keza,tepeden tırnağa beyazlar giyinmiş.İşte parkın neşesi çocuklar geldi.ellerinde rengarenk balonlar var ah kardeşim görmelisin.
bu böyle sürüp giderken her gördüğünü anlatıp dururken ansızın bir kalp krizi geçirir pencere kenarındaki.duvar dibinde düğmeya bassa doktoru çağırabilir ve belkide arkadaşı kurtulabilir.ama ama yapıyor işte şeytan karışıyor işine.arkadaşı ölürse pencere kenarı boşalacak ve kendisi oraya geçecek.bugüne dek kulaklarıyla duyduğunu gözleriyle görecek ve duvar dibindeki düğmeye basmaz ve arkadaşı ölür.ertesi gün duvar dibinde olan yatağını pencere kenarına taşırlar.bekledği an gelmiştir artık yattığı yerden pencereden dışarı bakar.
dışarıda kapkara bir duvar işte hepsi bu kadar
21 AÄŸu
bİr dost bulamadim.
‘‘seyyah olup şu âlemi gezerim,
bir dost bulamadım gün akşam oldu.
kendi efkârımca okuryazarım,
bir dost bulamadım gün akÅŸam oldu.\’\’
taş, üstünde taş, yükseldi duvarlar, sahte gülüşlerdeki bakışlar gibi anlamını yitirdi yaşam, kör kuyulara atılan mahkûmlar kadar yalnız kaldık koca şehirde.
oysa umutlarımız vardı.
ayaklarımda beyaz çoraplar, ütülenmiş gömleğimi ve pantolonumu uzattı kız kardeşim. yüreğim deprem yaşamışçasına çarpıyor, ilk defa evimden ayrılmanın heyecanı ve korkusu ile annemin elini öptüm, ağladım ilk defa.
adet olduğu üzere kapının önünde su serptiler ardım sıra. ben içimde fırtınalar koparak bir daha geri gelmeyeceğim istediğiniz kadar su serpin diye tebessüm ettim. acaba bu hınzırca gülümsememi gördüler mi bilemem.
hayatımda ilk defa , tuvalet ihtiyacı için para aldıklarında şaşırdım, ürperdim. İlk defa masada sürahide su yoktu. lokantada içtiğim su için ayrıca para aldılar.
İstanbul\’a ilk geldiÄŸimde ayaklarımdaki beyaz çoraplara bakarak kızlar kıs, kıs güldüler ilk defa kıro dediler duyacağım biçimde.
kiralık ev aradım günlerce, yok dediler, bekâra ev yok. hele kars\’lıyım diyince adamların suratı bir baÅŸka asıldı. anlamadım neden karslı\’yım diyince suratlarının asıldığını.?
İş aradım günlerce, koca fabrikaların kapılarından döndüm. biz seni ararız dediler. meğer bu baştan savmanın nazik bir yöntemiymiş. oysa, yok işimiz yok, seni almıyoruz deseler de olurdu.
tam bitip tükendiÄŸim bir akÅŸamüstü hüseyin\’i tanıdım. bir inÅŸaatta kum taşıyordu. ona doÄŸru baktığımı görünce;
- ne baktın kardeşim, hiç kum taşıyan adam görmedin mi?
- yok dedim, öylesine baktım.
- İş mi arıyorsun, nesin diye sordu.
evet, iş arıyorum. İnşaatta iş var mı bende çalışabilir miyim?
kahkahalarla güldü. meÄŸer - iÅŸ mi arıyorsun argoda, belamı arıyorsun git başımdan beni uÄŸraÅŸtırma anlamına geliyormuÅŸ. benim saf ve doÄŸallığıma ÅŸaşırarak yanına çağırdı. tanıştık. erzincan\’lı olduÄŸunu söyledi. erzincan\’ın tercan kazasından gelmiÅŸ.
beş yıldır inşaatlarda çalışıyorum dedi. beni kalfayla tanıştırdı. ertesi sabah bende o inşaatta işe başladım.
Öğlen yemeğini beraber yedik. biraz peynir, iki üç domates birde kuru soğandı, öğlen yemeği. İnşaattan topladığımız kalas parçalarıyla yakılan ateşte çay demledik.
birkaç gün böyle geçti. sonra bende inşatta tahtalardan yapılan derme, çatma kulübede yatmaya başladım.
yorgun argın döndüğümüz kulübede küçük bir tüp gazın üzerinde yemek pişirir, orada soğuk sularla naylon leğenlerde çamaşır yıkardık. en büyük lüksümüz arkadaşları dışarı gönderip yarı ısıtılmış suyla banyo yapmaktı.
böyle yaşanan gurbet akşamlarında öğrendim sınıf mücadelesini, böyle akşamlarda alın terinin sermaye karşısında ezildiğini anladım.
yorgun bedenlere rağmen hasret ve özlem kokan mektuplar yazılırdı, bazı arkadaşların okuma yazması olmadığından onların gelen mektuplarını okur, onların ağzından mektup yazardım.
mektuplarında, anne, baba, dostlara selam yazılırdı, kapıdaki köpek, ahırda ki öküz bile sorulurdu, yüreklere kor gibi düşen gurbet akşamlarında. ne yavuklu, nede eşine selam söyleyemezdi. bilirdi mektup köy meydanında Öğretmen beğ tarafından okunacak. mektubun ucunu yakardık. herkes bunun anlamını bilirdi.
‘‘ yine yakmış yar mektubun ucunu,
İbibikler öter ötmez ordayım \’\’
İnşaatta çalıştığım günlerde beyaz çorap ve iç çamaşırı giymedim, yok, kıro dediklerinden değil, yıkamak zor olduğundan giymedim.
bir mayıs günü işi bıraktık. taksim meydanında İşçi kardeşlerimizin yanında olmalıyız dedi hüseyin. İlk defa direniş lafını duydum ondan.
taksim meydanında toplanan kalabalığın arasında sol ellerimiz havada avazımız çıktığı kadar bağırdık, sloganlar attık. İlk defa ‘ kahrolsun emperyalizm\’ – ‘kahrolsun faÅŸizm\’ yaÅŸasın işçi direniÅŸi sloganlarını öğrendim. gerçi çok sonraları dayak yediÄŸimiz polislerinde maaÅŸları az diye yürüyüş yaptıklarını duydum.
ara sokaklara dağıldık. hüseyin\’i bulamadım. kasımpaÅŸa\’dan aksaray\’a kadar yayan yürüdüm. aksaray\’dan dolmuÅŸa bindim ve inÅŸaata geldim.
İnşaatta birkaç arkadaş vardı. baktım herkes eşyalarını topluyor. nedir, ne oldu diye sordum.
hüseyin\’i polis tutukladı, en geç yarın burayı da bulurlar. eÄŸer tutuklanmak istemiyorsan eÅŸyanı topla ve buradan uzaklaÅŸ.
Şaşırdım, biz kimseye zarar vermedik ki. hem radyolar işçi bayramı diyor. biz bayram kutlamaya gitmedik mi?
ecevit radyo haberlerinde işçilerin bayramını kutlamadı mı?
demirel ‘benim işçi kardeÅŸlerim\’ diye baÅŸlamadı mı nutuk atarken.
o inşaatta çalışan 20 kadar işçi bir akşam vakti dağıldı. Çoğu ikişerli, üçerli gruplara ayrıldı. tek başıma kaldım.
bir çantaya üç beÅŸ eÅŸyamı koydum, sünger yatağımı ve battaniyemi inÅŸaatta bekçilik yapan pala hamza\’ya bıraktım.
gözyaÅŸları içinde ayrıldım oradan, bir daha hüseyin\’den haber alamadım.
ne zaman bir inşaata kum çekildiğini görsem içim daralır, ağlamak isterim.
yıllar geçti, ekmek kavgasında kâh üzüldüm, kâh sevindim,aylar önce bir inşaatın önünde arabamı durdurdum. İnşaatın üst katlarına kum çeken arkadaşlara bakmaya başladım. İçlerinden hafif kirli sakallı olan bana doğru baktı,
- buyur abi, birini mi aradın.?
- hüseyin, diyecek oldum, sonra vazgeçtim. nereden tanıyacak, aradan 25 yıl geçti. Şimdi hüseyin 45-50 yaşında olmuştur. saçları beyazlamış, omuzlarına yılların yorgunluğu çökmüştür.
- kolay gelsin arkadaşlar dedim, ve oradan ayrıldım. arabanın radyosunda çalan türkü yüreğimi dağladı.
- gözyaÅŸlarıma engel olamadım. Ümraniye\’den boÄŸaziçi köprüsüne doÄŸru giderken yol kenarına dizilen koca, koca plazalara, gökdelenlere baktım. her binanın çakıl taşında, kum tanesinde hüseyin\’i gördüm.
‘‘ bilmem el elinden, yoksa özümden,
ah ettikçe yaş gelir gözümden,
İki elim kalkmaz oldu dizimden,
bir dost bulamadım gün akşam oldu.
kul himmet üstadım ummana daldım,
gelenden geçenden haberin aldım.
mecnun olup şallar, şallar geyip dolandım,
bir dost buldum ama tez akÅŸam oldu